Yoğurt the apaçi dog

Enterasan bir ailede büyüdüm. Deli dehşet fakiriz. İlk benimle göz göze gelen hayvan, tuvaletin gider deliğinden geceleri evde dolanan fare İsmail’di. Başka bir isim koymadım ona. İsmail’di çünki.

Benim odam yoktu, salonla koridorun usulca birleştiği sokak kapısı önünde, niye var olduğunu hala çözemediğim bir şark köşesinde uyurdum. Sanırım şark köşesi, fakirlik itemi. Neyse sonra bir kaplumbağa geldi eve. Yavaş ve çok huysuz. Sürekli cam fanusta kafa atardı cama. Defalarca konuştuk ama sorunu çözemedik. Gitme kararı aldı, biz de ailece kararına saygı gösterdik. Osmanbey’den metroya bıraktım, gitti. Sanırım özgürleştirdikçe daha çok bişiler oluyor. Birçun bir gün bana “sevgilim yeni birisi geliyor, artık benimle yaşayacak” dedi. O an Karadenizli içsel yapımın getirdiği müthiş maço tavrımla, “nayn” dedim. Evet sinir ve hırs patlaması, ansızın gelen Almanca ile neticelenmişti. Aşırı öfkeden bir dil öğrenmiştim. Tüm dünya tıbbı şoktaydı. “Beyaz bir boxer” dedi. “Birçun, benimle dalga geçme, ben bunu kaldıramam” dedim, puslu ve gittikçe kısılan seksi ses tonumla. Bana baktı, yerden yüzüme diktiği öğütülmemiş kahveli yeşil gözleriyle.

 “Sen” dedi, “tam bir manyaksın”

Gururlu ve çekiciydi. Koca bir çınar gibi ayağa kalktım

“Yes tabisi” dedim.

O an zaman durdu ve bir kapı açıldı. İçeri minikten minik, beyaz bir köpük girdi.
Keskin bakışlarımı saklayamıyor ve utanıyordum.

Erkekler ağlamaz.

Birçun koştu ve sarıldı.

Yalan yok kıskandım. Bembeyazdı, en güzel beyazı kıskandıracak kadar.

Eskişehir’den trenle gelmiş, bir gözü kahverengi parçalı boyalıydı.

Bir avuçta yok oluyordu.

Senelerce Birçun’la aramızda göğsümüzde yattı. Hatta kafaya oturma huyu var hala. Bir de poposunu sana dayamadan olmuyor. Arada bir yastıklara halleniyor. O da olur napsın kız?
Bir de çok horluyor, hiç Bağdat Caddesi’nde yetişmiş bir köpek gibi değil. Sanırım ruhu apaçi. Bazen su samuru gibi umarsız, bazen her şeye karşı ve sevgiye denk gelmemiş liseli ergen kız çocuğu gibi alıngan davranıyor. Şahsına münhasır bir meyveli yoğurt işte bizimkisi. Şu hayatta en çok içli köfte ve yoğurt sever. Bu aralar ayrı eve çıkacakmış arkadaşlarıyla, ev bakıyoruz ona. İTÜ Mühendislik kazandı, bakalım hayırlısı. Hiç kursa da gitmedi, not da tutmaz. Derste ne gördüyse o valla. Acayip zeki.

Oh nays. Komşunun ki de sabahtan akşama lol atsın, bilgisayar başında. Hıh!

Temmuz '89 da İstanbul'da doğdum. Liseyi bitirip aşık oldum. Pek hayvanlarla aram yok, sokakta büyüdüm ben. İrem hayvanları çok severdi, o bana sevdirdi zaten. Sonra ben bir gün ailemin evine Simit'i sahiplenip götürdüm. Sonra bir gece İrem, ben halı saha maçında "Allah'ını seven defansa gelsin" diye bağırırken arka parkta emmiyi aldı. Annem ve babam öyle sevdi ki Simidoyu, babam mirasını ona bırakacak. Kıskanmıyor değilim hani. Sinema ve tv eğitimi aldım. Üniversite bitince İngiltere'ye yerleştim. Bir süre orada okuyup çalıştım. Şiirlerden çok hoşlanıyorum bu arada. Sonra kendimi reklam işlerine attım. Bir süre kamera asistanlığı yaptım ki, hala seve seve yaparım. Kısa bir zaman önce kendi işlerimi çekmeye başladım. Yönetmen oldum ufaktan, daha çiçeği burnunda bir yönetmenim. Yazmaya 2011 yılında Amerika'da başladım. 2013 yılında iki hikaye kitabı yazmaya başladım ama bitiremedim. 2 senedir sosyal medya hesaplarımda absürd komedi yazıyorum. İki defa kitap yapılmak istendi, ben kendimi yeterli görmediğim için reddettim. Absürd komedi ve kadın-erkek ilişkileri üzerine yazıyorum ağırlıkla. Lakin gönlüm şiirde. Bu sene ilişkiler üzerine bir kitap yayımlamak için kolları sıvadım. Bir de kendinize iyi bakın...