Sosyal medyanın hayatımızdaki yeri kaçınılmaz. İnsanlar bir şeyler öğrenmek, araştırmak, takip etmek için bile artık Instagram’dan daha çok faydalanmaya başladılar. Bizler de ilerleyen teknolojiye ayak uydurarak her konuda farklı farklı insanlarla tanışır, kaynaşır olduk. Yüzünü görmediğimiz, sesini duymadığımız kişilerin paylaşımlarından yeri geldi bir şeyler öğrendik, yeri geldi keyif aldık, hüzünlendik. Bence hayatımızda kısa sürede büyük yer kaplayan bu paylaşımlar; insanlar deneyimlerini, beğendiklerini, beğenmediklerini öğretici ve açıklayıcı bir şekilde aktardığı için de anlamlı oldu. Yani sadece eğlenceli, zaman geçirici paylaşımlar değil öğretici paylaşımlar da hayatımızda yer edindi. Sevgili Nihan Kayalıoğlu da, annelik, bebek bakımı, çocuk yetiştirmek gibi konularda paylaşımlar yapan hesapları araştırırken denk geldiğim ve uzun süredir takip ettiğim genç bir anne. Profesyonel iş hayatını oğlu Can Ali’ye bakmak için bırakan ve sonrasında yapmaktan zevk aldığı şeyleri işe dönüştüren, kendini dünya tatlısı iki çocuğunun hayatına adamış bir anne. Paylaşımlarından öğrendiğim, dikkat ettiğim birçok nokta vardı ki kendimi bir anda “Neden çocuklarla birlikte hiç kedi ya da köpeklerle ilgili bir paylaşımı yok acaba?” diye sorgularken buldum. Bir çocuğun büyümesinde hayvanların mutlaka yeri olması gerektiğini savunan fakat ailedeki her bireyin buna hazır olması gerektiğini, yoksa çocuk ve hayvan psikolojisinin etkilenebileceğini özetleyen Kayalıoğlu bakın anne olmayı, hayvan ve çocuk ilişkisini nasıl anlatıyor:

Nihan Kayalıoğlu: "Çocuklar gerçekten hayvanları seviyorlar. Böceklere bile yaklaşıyorlar. Biraz irite olsam da onlara bunu yansıtmıyorum."
Nihan Kayalıoğlu: “Çocuklar gerçekten hayvanları seviyorlar. Böceklere bile yaklaşıyorlar. Böceklerden irite olsam da onlara bunu yansıtmıyorum.”

2007 yılında Jack Russel ırkında bir köpeğim vardı. Jessie benim için çok değerliydi. Bütün hamilelik sürecim boyunca tek yakınım Jessie oldu diyebilirim. Can Ali gibi hareketli, kıpır kıpır bir köpekti. Doğuma girerken bile beni ilk o anladı, hissetti. Fakat babamızla anlaşamadığımız için Jessie’yi çok daha iyi bakılacağı arkadaşımıza sahiplendirdik. Tabii sahiplendirme dönemi de benim için çok üzücü oldu. Bence insanların çocukları olmadan önce evcil hayvanları olmalı. Sokaktan, barınaktan bir sürü güzel hayvan arasından kalplerine en çok dokunanı seçebilirler. Çünkü hayvanlara gösterdiğiniz ilgi ve alaka çocuk olduğunda aldığınız sorumluluk ile bağdaşabilir. Ki çocukların hayvanlarla büyümesi kadar güzel bir şey olamaz. Biz evimizde bir pati ile yaşamıyoruz ama çiftliğimizdeki hayvanları, doğadaki tüm canlıları besliyor, öpüyor ve seviyoruz. Can Ali ve Lila gördükleri her yerde hayvanları sevmek istiyorlar. Sokak hayvanlarını evde tüketmediğimiz, artan besinler ile besliyorlar. Hatta bunu sümüklü böcekler için bile yapıyorlar. Benim için önemli olan, bakamayacakları bir hayvanı eve almak değil; sokaktakilere, doğadakilere karşı aynı sevgiyi besleyebilmelerine; hayvanları, doğayı, yeşili sevebilmelerine destek olabilmek…

Doğa, hayvan, toprak, yeşil sevgisi bir başka!

Çocukların doğada, doğa içinde hayvanlarla büyümesini istiyorum. Keşke kendi sütlerini sağabilseler. Marketten almak yerine kendi yumurtalarını kümesin içinden alabilseler. Tabi bunu her gün değil istediklerinde yapabilseler, yani neyin nereden geldiğini, nasıl olduğunu görebilseler. Sonuçta hayvanlarla büyümek sadece evde bir süs köpeği ya da kedi ile büyümek değil, doğal yaşamın içinde hayvanların da olduğunu anlamak demek. Yani bahçede niye böcek var ya da denize girdiğimizde niye balık var diye sorgulamak yerine onlarla birlikte yaşamamızı, onların denizde, bizim ise karada yaşadığımızı söylemek yerine yaşayarak görmeleri demek. En güzel öğrenme zaten yaşayarak oluyor. Örneğin Can Ali balık tutmayı çok seviyor. Ama biz ona hayvanları öldürmemesi gerektiğini, onların da canlı olduğunu, farklı şekillerde yaşadıklarını anlatıyoruz. O genelde denize girmiyor ve balık tutmaktan hoşlanıyor. Denizin içinde neler var onu görmek istiyor. Bir gün bir balık yakaladı ve çok sevdi. Küçücük bir balık. Onu kovanın içine koyduktan sonra dedi ki: “Onu çok sevdim eve götürebilir miyim?”. Bu olaydan birkaç gün önce de benzer bir şey yapmıştı ve biliyordu ki balıkları eve aldığımızda ölüyorlar. “Bak geçen sefer bunu yaptın. Ve öldüler.” dediğimde “Hayır, ben yaşatabilirim.” dedi. “Bunları sen yaşatamazsın çünkü bunlar farklı bir yerde yaşıyor, sen farklı bir yerde.” dedim. “Ama ben onu çok sevdim. Ve yanıma almak istiyorum.” dediğinde ise; “Her sevdiğin ya da her istediğin şeyi yanına alamazsın. Çünkü eğer bu balığı yanına alırsan o ölür, çünkü o suyun altında yaşayabiliyor. Mesela o da sana deseydi ki: ”Can Ali ben seni çok sevdim, seninle beraber suyun altında yaşamak istiyorum.” Sen de suyun altında yaşayamazdın. Ve sevmek böyle bir şey… Eğer ki sevdiğin bir insan, bir şey, bir canlı varsa onu yanında ölüme zorlayamazsın. Sevmek; onun yaşamasını, onun mutlu olmasını, özgür olmasını istemektir. Dolayısıyla o denizin altında yaşamaya devam etsin. Sen de denizin üstünde. Ama sen onu sevmeye devam edebilirsin.” dedim. Ve beni çok iyi anladı. Dolayısıyla onu doğasında özgür bıraktı. Ve bu durumdan sonra balıkları yeme durumu dışında bakma isteği ile onu yaşatamayacağını öğrendi. Hayvanlarla ilgili bu durumları çocukların anlaması çok önemli, bu aynı zamanda şu da demek oluyor ki; biz insanlar aynı şekilde yaratıldık, havayla, oksijenle büyüyoruz. Ama sevgi, insanları o senin istediğin yaşam içerisine sokmak ya da zorlamak demek değil. Aynı zamanda onların da mutlu olmasını istemektir. Dolayısıyla nasıl ki bir balığı çıkarıp havayla yaşatamıyorsak, çok sevdiğin insanları da bir şeylere zorlayamazsın. Bunu hayvanlardan, doğadan başka daha güzel anlatacak bir ortam olmadığını düşünüyorum. O yüzden her zaman taşa toprağa dokunarak yaşamalarını, büyümelerini sağlamaya çalışıyorum. Biz sadece Bodrum, Antalya, Çeşme vb. gibi yerlerde tatil yapmıyoruz. Aynı zamanda Samsun’a gidiyoruz. Bunun yanısıra daha farklı yerleri keşfetmeye örneğin Safranbolu, Kayseri, Malatya’ya gidiyoruz. Buna en çok babam destek oluyor çünkü o çok sever bu tarz gezmeleri. Dolayısıyla farklı şehirlerde, farklı yaşam şekilleri olduğunu da görüyor Can Ali. Mesela ben ona şunu söylemiştim. “Sen balık tutmayı çok seviyorsun, başkası da yoğurt yapmayı çok seviyor. Sen balık tutarak, o da yoğurt yaparak, para kazanabilir. Bu ne demektir? Sen ihtiyacın olduğunda yoğurt yapan kişiden yoğurt ister karşılığında para verirsin. Ya da o balık tutamadığında senden balık tutmanı isteyip sana karşılığında para verebilir. Böylelikle herkes kendi hayatını şekillendirerek yaşayabilir.” Bunu çocuklara anlatmanın en güzel yolu yine doğadan yani asıl merkezden geliyor. Can Ali’de bana bu anlattığıma karşılık olarak dedi ki: “ Peki param yoksa ne olacak?” “O zaman değiştirebilirsin sen ona balık, o sana yoğurt teklif edebilir.” dedim. Bunları bu şekilde doğa ile bağdaştırarak anlatıyorum. Başta da dediğim gibi hayvan demek sadece kedi ve köpek demek değil, kuş, böcek, balık, ördek…

Lila ve Nihan Kayalıoğlu

Lila ve Can Ali çok şefkatliler, bu şefkatlerini pelüş hayvanlara göstermelerindense canlı bir hayvana göstermelerini, dokunduklarında canının acıyıp acımadığını, hoşuna gidip gitmediğini anlamalarını sağlamak isterdim. Kedileri ya da köpekleri olsun onlar da çok istiyor ama benim sonradan başlayan alerjim evde hayvanla yaşamamız için bir engel oldu. Ama bu sevgiyi sadece evde yaşayamıyorlar, sokaklardaki tüm kedi ve köpekler onların dostları. Ayrıca Can Ali ve Lila’nın babaannesinin 4-5 tane kedisi var ve aslında çocuklar kedilerle yaşamayı, onlarla arkadaş olmayı biliyorlar. Böceklere karşı da böyleler. Korktukları da oluyor ama doğada böceklerin de olduğunu biliyorlar. Bahçemizdeki sineklerin neden olduğunu sorguluyorlar ve “biz de varız, onlar da var ve doğayı paylaşmalıyız” düşüncesini öğreniyorlar. Özellikle Can Ali hayvanlarla iç içe olmayı seviyor. Samsun’da bir çiftliğimiz var. Her gittiğimizde orada ineklere yem vermek, onların sütünün sağılmasını seyretmek, doğumlarını izlemek ve o sağılan sütlerden neler yapıldğını görmek en çok zevk aldığı şeylerden. Bunları gerçekten zorla değil, kendi kafasından çıkarıyor. Ve hayatta nelerle nasıl yaşayabileceğini öğrenmiş oluyor.

Nihan Kayalıoğlu: Günün birinde evimize bir hayvan alırsak tercihimiz barınak olacaktır.
Nihan Kayalıoğlu: Günün birinde evimize bir hayvan alırsak tercihimiz barınak olacaktır.
Son olarak çocuk yetiştirmek üzerine düşüncelerinizi alalım… 

Ben çocukları yetiştirdiğimizi düşünmüyorum. Çocukların doğal ortamlarda yetişerek kendilerini yetiştirdiklerini düşünüyorum. Çünkü; aynı anne ve babadan doğan iki çocuk bile çok farklı olabiliyor. Her insan kendi varlığı ile dünyaya geliyor ve bunu ortaya çıkarmak için ortam gerekiyor. Ben sadece ortam sağlayabilirim. Ortam derken para vs. bahsetmiyorum. Mesela benim oğlum doğada olmaktan hoşlanıyor, ben de onu doğaya götürmeye çalışıyorum ya da kızım müzikten hoşlanıyor, oğlum da aynı şekilde. Onlarla müzik dinleyip, piyano dersi alıyoruz. Oğlum çizgi film izlemeyi çok seviyor ve normalde izletmememe rağmen Can Ali çok sevdiği için izletiyorum. Tabii ki belli sınırlar içerisinde. Dolayısıyla onlar kendi kendilerini yetiştiriyorlar, bana yol gösteriyorlar. Ben de onların kendi benliklerini, sağlıklarını tehlikeye atmayacak şekilde sınırlar koyuyorum. Bu süreçte kendimi de düşünüyorum. Kendimi çoğu zaman zorluyorum onların isteklerini yerine getirmek için ama tabii ki her isteklerini yerine getirmem imkansız. Eğer kendim çok yoruluyorsam onlara karşı da çok tahammülsüz oluyorum. Bu yüzden anlaşma yoluna gidiyoruz. Örneğin “1 saat şunu yaparsak, sonraki 1 saat şunu yapabilir miyiz?” gibi. Ve genelde okul olmadığı zamanlarda onların isteklerini gerçekleştirmeye çalışıyorum. Mesela deniz kenarına gidiyoruz. Can Ali zaten sabaha kadar deniz kenarında oynayabilir. Lila biraz deniz kenarında oynuyor, biraz yüzüyor, biraz benimle oturuyor. Pili bitmeyen anne değilim 🙂 Benim de bir pilim var elbette ama anne olduktan sonra yaşamın çocuklar ile devam edeceği fikrini benimsedim ve buna bağlı olarak hayatıma çocuklarım geldi. Çocuklarım başta olmak üzere bir yaşam şekli geliştirdim ve bunun dışında her şeyi göze aldım. Benim için neyin öncelikli ve önemli olduğuna karar verdim ve kararımın arkasında durdum. Çünkü ben böyle mutlu olacaktım. Yaşarken bazen fark edemediğim, zorlandığım anlar oldu ama şu anda baktığımda iyi ki diyorum. Çocuklar benim hayatım boyunca eksik zannettiğim şeyleri yaşattı ve eksik tanımı değişti benim için. İsteklerimin gerçekleşebileceğini bununla beraber bazı diğer isteklerim arasında tercih yapmayı ve bununla mutlu olmayı öğretti. Onlar benim minik aynalarım. Onlarla beraber büyüyorum.Eskiden kendimi çocuklarına bakmakla yükümlü bir makine gibi hissediyordum. Bakmak kavramı benim için elinle, gözünle. Maddi taraf aklıma bile gelmiyordu. İki gönül bir araya gelirse samanlık seyran olur kafası vardı ve oldu da, öyle inandım çünkü. Ve bu süreçte iş sahibi bile oldum ve hep hayalini kurduğum hayat için yaptıklarım. Şimdi yardım almayı ve talep etmeyi öğrendim. Makine değil insan olmayı öğrendim, onlar öğrettiler.

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

 

2007-2012 yılları arasında İstanbul Üniversitesi Veteriner Fakültesi'nde eğitim gören Yağmur Ağcaoğlu, Bobby ve Yosun adında iki köpek ve Bıdık adında kör kedi sahibidir. Mezun olduktan sonra hayvan sağlığı dergilerinde Genel Yayın Yönetmeni olarak görev yaptıktan sonra Kalbimdeki Patiler sitesini kuran Ağcaoğlu, yaptığı sosyal sorumluluk projeleri ile dikkat çekmektedir. Ayrıca çocuklar için hazırlanmış ilk Köpek Irkları-1 çocuk kitabını çıkarmıştır.